Bakış Farkı “Dinlerarası Diyalog”


Tekil ya da çoğul fark etmez, kendisini Müslüman olarak tanımlayan her fert veya cemaat için öncelikle “temkin” düsturunu işleterek düşünce sistematiği işletilmelidir. Çünkü Müslüman olmak demek; Allah ‘tan (c.c.) korkmak demektir…

Allah(c.c.)’tan korkmak, Allah(c.c.)’a imanın tezahürüdür. Allah(c.c.)’a iman etmek, Allah(c.c.)’tan gayrı hiçbir şeye ehemmiyet vermemek demektir. Kısaca “ihlas” da denilebilir, malumunuz. Evet malumunuz, fakat sanki bilmiyormuşsunuz gibi yazmışım öyle değil mi? Çünkü “Allah(c.c.)’tan korkmak” dediğimizde, karşımızdaki muhataplarımızın, bu cümleyi böylesine irdeleyerek, derinleştirerek zihinlerinde mana haline getirmelerinin beklentisi içerisinde iken, çoğu zaman beklentimiz karşılığını bulmayacak, “okuyucu” bulunduğu atmosferin etkisi ile cümleyi karşılayacak, anlayacak, yorumlayacaktır. Sözün özü “Allah (c.c.)’tan ödüm kopuyor!” cümlesi, bir Müslüman da, bir Hristiyan da, bir Musevi de, bir Sünni de, bir vahhabi de, bir şii de, bir ateistte, bir deistte vs. oldukça farklı manalar da anlaşılabildiği gibi, beş vakit namaz kılan bir Müslümanla bunun yanında teheccüdlerini kaçırmayan bir diğerinde bile daha başka başka anlamlar ifade edecek, içselleştirilecek, yorumlanacaktır…

Aşağıya yazacağım cümlelerin, hüsnü zan tavan yapmış olarak yorumlanmasını dilerim Allah(c.c.)’tan…

Dinler Arası Diyalog!

Bir kere bu sözden anlaşılan şudur! :

İslam dini ile herhangi bir din ya da başka bir din ile bir diğeri diyalog yapamaz, diyalog yapan insandır.

Öyle ise bu fiili gerçekleştirenlerin konuşmaları, çay içmeleri, tanışmaları vs. bir kültürün temsilcisi ile bir diğerinin temsilcisinin bir arada bulunması demektir. Demek ki bir arada bulunan kişilerin baskın farklılık sıfatları dinleri olduğu için, dinler arası diyalog kavramı kullanılmış.

Mesela “tarikatlar arası diyalog” dediğimizde Kadirilerin Nakşilerle, seyri-suluk da homojenleşme faaliyetlerini mi anlarız, yoksa tarikat temsilcilerinin bir araya gelmelerini mi? Elbette temsilciler arasındaki diyalog anlaşılacaktır. Dolayısı ile kavrama, taşımadığı mananın yüklemesi yapılarak “dezenformasyon” etkisi oluşturulmaktadır…

Meselenin bir yönü bu diyerek bir diğer yönüne temas edeceğim. Bu kavram, bu organizasyon kötü niyetli kişilerce hazırlanmış, arka planı kirli emellerle dolu bir planın parçası olsun…

Siz eğer müslümansanız, (işte bu cümle yukarıdaki gibi derinleştirilmesini umduğum bir cümledir.) zaten üstünsünüz demektir. Siz eğer müslüman ve aynı zamanda tüm dünyadaki insanların ahiretleri ile alakalı güvercin kalbi gibi tir tir titreyen bir kalbe sahipseniz dertlisiniz demektir. Siz eğer islam bayrağının zirvelerde dolaşması hayalinizi, istek ve arzularınızın hırs haline gelerek “onun delisi” olmuş, şeklinde yaşıyor ve o etkiden kaynaklı bir ruh halinde iseniz hicrettesiniz demektir. Siz eğer Muhammed (s.a.v.) denildiğinde kalplerde ve zihinlerdeki tasavvurun O’nun (s.av.) şanına yakışır olmasını “anam, babam sana feda olsun ya Resulallah (s.a.v.)” cümlesinin yukarıda belirttiğim derinleştirilmiş karşılığı şeklinde istiyorsanız, o derece iştiyaklı iseniz cihaddasınız demektir…

Böyle bir haleti ruhiye ile Allah(c.c.) tan korkan Müslüman… Allah(c.c)’tan korkan, O(c.c)’na iman etmiş O(c.c.)’n dan gayrı her şeye kapalı, hayır ve şerri O(c.c.)’ n dan bilen iken, şu hikayenin kahramanı hakkında ne düşünürsünüz:

Pazar sabahı kiliseden çıkan Papaz Martin, kahvaltı için bir şeyler almaya karar vererek caddenin karşısındaki markete doğru yöneldi. Usul usul kaldırımda ilerlerken bugün bahsettiği vaazını düşündü. Vaaz da zinanın kötülüklerinden bahsetmiş, Allah(c.c.)’ın yasakladığı bu çirkin işin akıbetinin tehlikeleri ile cemaatinin dikkatini çekmeye çalışmıştı. Kendisi de yıllardır bu günah ile cebelleşip duruyordu, çarşı da pazarda aklının içinde dolaşıp duran kötü düşünceler artık iyice bunaltmıştı. Son zamanlarda hayallerindeki kurgulara engel olamıyor, zihninde bu günahı işleyip duruyordu. Vaaz nasılda denk gelmişti, oysa daha dün gece hiçte anlattığı şeylere uygun bir zihne sahip olmadığı gibi eğer fırsatı olsa bir saniye bile duraksamadan o mel’un fiili işleyebilirdi.

Kendi kendine “tanrım sana şükürler olsun” dedi. Karşı kaldırıma geçerek markete doğru ilerledi. Solundaki dar sokağın önünden geçerken birden bir ses duydu:

–     Peder Martin!

Sesin geldiği yöne doğru döndü, tanımadığı biri idi, muhtemelen yabancıydı.

–     Buyurun hanımefendi!

–     Peder biraz gelebilir misiniz?

Etrafta kimseler yoktu, ıssız dar bir sokaktı burası, araçların giremeyeceği kadar dar. İki tarafı apartman yangın merdivenleri ile süslü, gri bir sokak. İlerledi sesin sahibi hanıma doğru, ilerlerken ona bakmayı ihmal etmeyerek…

(Bu kısmı es geçiyorum, hanım çok güzeldi diyelim.)

–     Buyurun hanımefendi.

–     Peder Martin, adım Helen, yarın buradan taşınıyorum. Sizi haftalardır penceremden takip ederim. Yalnızım, burada kimsem yok. Ailem çok zengin, onların gönderdiği para ile tüm ülkeyi geziyorum işte. İçeri gelip benimle şarap içer misiniz? (Burada, tüm cazibesini kullanarak diyelim ?!)

Peder martin, bu davet karşısında duraksayarak, şaşırarak birdenbire aklına vaaz da bahsettiği Matta’nın pasajı gelerek düşündü… Usulca hanıma döndü, yüzünde tüm kalbinin itminan hisleri ile dolduğu gülümsemesinden anlaşılacak bir eda ile:

–    Üzgünüm hanımefendi, dedi!

–    Size iyi yolculuklar dilerim…

Peder Martin’in itikattaki şirk dolu yanlışlıkları, sorgulamadığı bir dogmatik kuramdan ibaret iken, onun Allah (c.c.) ile irtibatı buradan da anlaşılacağı üzere oldukça kavi idi… Zira, şu hadisi kudsi de müjdelenen kişilerden biri olmuştu:

“Yabancı kadına şehvetle bakma şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Kim onu Benim korkumdan dolayı terk ederse, kalbine öyle bir iman neşvesi ve halâveti atarım ki, onun zevkini gönlünün derinliklerinde duyar.”

İşte Peder Martin’e Allah(c.c.)’ ın nasıl bir muamelede bulunacağını bilemeyiz (belki bir şekilde hidayet nasip olabilir, müslüman olabilir) fakat, müslümanlığın nasıl bir din olduğunu, müslümanların nasıl insanlar olduğunu, müslümanların neyi/nasıl/neden yaptıklarını hiçbir zaman sorgulamamış, görmemiş, bilmeyen, hangi dine mensup hiç fark etmez, nefes alan her insan için, acaba bizim vefasızlığımız nasıl bir muameleyi hak etmektedir, bunu da bilemeyeceğim… Kimin son nefese kadar nereden hidayete ereceğinin ya da devrilip gideceğinin ve her insanın kıymetinin ancak Alim, Hakim, Kadir (c.c.) tarafından bilinebileceğinin, elbette müslümana düşenin sadece ve sadece rıza-ı ilahi istikametinde yaşamaya devam etmesi gerektiğinin, bir kez daha hatırlanmasında fayda var…

Dikkat ederseniz konunun muhalifleri, örneğin: “ Ey iman edenler, Yahudi ve Hıristiyanları kendinize dost edinmeyin. Onlar kendilerinin dostudurlar. Sizden kim onlarla dostluk ederse o, onlardandır.” (Mâide, 51) ayeti ile çelişen bir durummuş gibi düşünerek, sonrasında ise dünyadaki dengeler, siyasi ve küresel stratejiler açısından, yüklenilen misyonu düşman hattında değerlendirerek, meseleyi “tarafını seçme” , “gardını alma” gerektirecek düşman hamlesi haline getirmektedirler… Böylece, Efendimiz’in (s.a.v.) insanlara olan merhameti gibi keremi vb. gibi sıfatları yanında, islam düşmanlarına olan şecaati, fütüvveti vb. gibi sıfatları da keza Kur’an-ı Kerim den de buna benzer davranış geliştirme uyaranları da farkına varılmadan dengesizliğe taşınmakta, mü’minin, günümüzdeki hadiselerde hangi durumlarda hangi sıfatlarla davranış gerçekleştirmesi gerektiğinde uzlaşılamamaktadır.

Bir bakış, “diyalog” ve bunun gibi çalışmaları, reaksiyon gösterilmesi gerekli düşman manevraları olarak algılıyor ve buna karşı hilm ve merhamet olmaz diyorken, diğer bir bakış ise, dünyayı çözümleme biçimi olarak merkezine “islam’ın aydınlık çehresinin kararmış olduğu” hatta, müslümanların bir takım düşmanca sebepler ve kendi hataları ile, yüce dinlerini yanlış lanse ederek, HAK olanın “çekim merkezi” olması gerekirken, cazibesinin kaybettirildiği teşhisi ile yaklaşıyor ve bunu gidermek için düşman görmek değil, müslümanı yani gerçek müslümanı gösterebilmeliyiz diye aksiyoner bir çalışmaya giriyor.

Bir tarafta tek suçu müslüman olmak olan halkları, tüm kaynaklarını kurutarak aç bıraktıkları fakir milletleri ve daha nice mazlumları, asla rahat bırakmayacağı aşikar olan zalim yönetimler, kişiler, sermayeler ve ideolojiler varken diğer tarafta tüm bu vahşiliğin, kan emiciliğin kendilerine allanıp/pullanarak servis edildiği, sorumluyu “eyvah müslüman! “diye nükteleyen milyarlar adedince insan var… İşte bazılarımız, bu zulme dur diyebilmek için “islamın cazibedarlığının, bir mıknatıs gibi çekiciliğinin, zerafetinin, lezzetinin, insana verdiği değerin, milyarlarca insana gösterilmesi gerektiğini” söyleyerek, buna gayret ediyor iken, bu hareketi de tutarsız, mesnetsiz, mantıksız kısaca gayr-i meşru bir biçimde, sanki stratejistlerin/gizli örgütlerin bir oyunu gibi nitelemenin hem rasyonel açıdan hem de yüce dinimizin prensipleri açısından elle tutulur hiçbir yanı yoktur.

Efendimiz (S.A.V.) insanlara karşı merhametli, cömert aynı zamanda zalimlere karşıda cesaretli ve korkusuzdur. Müslümanlar olarak bizler de, O (s.a.v.)’nun kadar bu işi zirvelerde temsil edemesek de, O(s.a.v.)’nun kadar denge insanı olamasak da, O (s.a.v.)’nun gibi yapmaya ve yaşamaya çalışmakla emrolunduğumuzun bilincindeyiz. Görülen o ki problem; bakış açısından kaynaklanan, dünyayı çözümleme biçiminin farklılığıdır…

Beklenti

Beklenti içerisinde fikir sahibi olmak, beklentilerimiz karşılığını alamadığında tehlikeli düşünce sistematiğine girmemize yol açar.

Örneğin biz, hristiyanların Efendimize (s.a.v.) iman etmeleri beklentisi içindeyizdir, fakat hristiyanlarla konuşmalarımız sonucu onlarda böyle bir uyanış gerçekleşmemiştir. Bu bizi, düşmanca bir tavır takınmaya ve haddimizi aşan saptamalara götürerek, temsil ettiğimiz davamıza aykırı yani gayr-i meşru bir eylemler döngüsüne sokabilir…

Oysa beklentimiz sadece Allah(c.c.)’ın rızası ise, o takdir de beklentimizin gerçekleşmemesi biz de “acaba dinimi hakkı ile temsil edemiyor muyum?” gibi bir iç muhasebeye, genelde ise “şüphesiz hidayet edici olan sensin Allah(c.c.)’ım, dilediğine dilediğini verirsin, bize düşeni razı olduğun şekilde yapmamızı nasip et, bizi yolunda çalışanlardan eyle”, dedirtecek duygu haline getirecektir.

Yine mesela, Müslüman bir cemaatten beklentimiz, hepsinin melek -misal insanlardan oluşması, tümünün nefislerine galip gelmeyi başarmış fertlerden oluştuğu ise, bu defa basit bir kusur gördüğümüzde bütün cemaati eleştirmek, kınamak gibi kötü bir tavır endişesi taşımak yersiz olmadığı gibi; Müslüman bir kişi ya da cemaatten beklentimiz yok ise, bizim beklentimiz yalnızca beklentilerimize cevap vermeye yegane kudreti olan yüce Allah(c.c.)’tan ise, o takdirde de “şüphesiz bu din Sen (c.c.)’in, elbette bu dini koruyacak olanda Sen(c.c.)’sin, Sen(c.c.) dilersen bu dini racul-ü facir ile de kuvvetlendirirsin, veya sevdiklerinle de” denilecek ve sürekli hidayet istenilecek bir halin meydana gelmesinin umulması, yerinde olacaktır…

Nihayet

Akıbetinden endişe duymak müslümanca bir tavır, akıbetlerinden endişe duydukların için elinden geldiğince çalışmak ve dua etmek de “müslüman” kelimesinin içinde derinlerde bir yerdedir. Fakat kınama, hataları bağırma, kusurları bir bir ortaya dökme, hezeyanca sebep-sonuç mekanizmaları kurarak “yaftalama”, bir takım kötülükleri size göre tescil edilmiş kişilerin yakının da görünmesi, içinde olması veya onlara karşı sevgi beslemesi yüzünden garip zanlarda bulunup bu zandan öte gidemeyen yorumları yayma, anti propagandaya alet olma vs. “temkinli bir müslüman” için risklidir…

Reklamlar

Bakış Farkı “Dinlerarası Diyalog”” üzerine 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s