Bohr-Einstein Kavgasında Bediüzzaman’ın Yeri-II


Reaksiyon ve Aksiyon

Maddiden maneviye bütün mahlûkatın arasındaki münasebetleri, işleyiş tarzlarını düzenleyen kurallar vardır. Hàlık-ı Kâinat bu iki farklı alemin kendi içindeki ve aralarındaki etkileşme kurallarını, kanunlarını yerleştirmiştir. Madde alemindeki kanunlar fizik, kimya, biyoloji, tıp, matematik gibi bilimlerle incelenirken; mana alemindeki kurallar din ve felsefenin konusu olmuştur. Maahaza, materyalist felsefe gibi bazı felsefeler mana aleminin varlığını hepten reddetmiştir. Bediüzzaman ise madde ile maddi olmayan arasındaki ilişkileri gayet net açıklamıştır. Fizikçilerin yarı dalga-yarı madde olarak tanımladığı ışığı; Bediüzzaman yarı nurani, fizikçilerin etrafında dolaştığı ancak henüz keşfedemedikleri esir maddesini ise herşeye nüfûz eden çok ince madde olarak tasvir eder. Esir maddesi ve hava zerrelerinin nurani ve ruhani mahlûklarla ilişkisini açıklar.

Sırf aklıyla giden insanların çabası Roma dehası (kuralcılığını) ve Yunan mitolojisini (efsanelerini) doğurmuştur. İlki tamamen enaniyete dayalı firavunluk, megalomanlık ve narsizm gibi fikirleri doğururken, diğeri her kanuna ayrı bir ilâhlık veren şirk mesleğini doğurmuştur. Heriki meslek de aynı kökenli olmasına rağmen asırlardır birleştirme çabaları sonuçsuz kalmıştır (bkz. Sünûhât). İkisinden de etkilenen Hıristiyan ilâhiyatı halen bu konuda kafa patlatmakta, ancak işin içinden çıkamamaktadır.5

Kaynak olarak sırf akıl değil, vahiy ve aklın ortaklığını alan semavi dinler de maddi-manevi alemler arası ilişkiyi düzenlemiş, açıklamışlardır. Bütün semavi dinlerde bu mevcut olmasına karşılık, İslâm en son din olması hasebiyle, Kur’ân-ı Kerim’de en ince detaylarına kadar çekirdek nüvesi şeklinde açıklanmış, Hz. Muhammed’in (asm) yaşayışıyla misallenmiştir. Risale-i Nur’daki tefekkür de bu alemleri ve aralarındaki bağı inceler. Çünkü Hàlık-ı Mülk ve’l-Melekût alemlerarası münasebetleri de kurallara oturtmuştur. Nitekim ruh ile vücud, madde ile mana arasında bir nisbet, bir münasebet, bir uygunluk vardır. Bu konu çok geniş olmakla beraber burda şu kadar deriz ki: Ruh ile kanun birbirlerinin çok benzeridirler. Ruhun kanundan farkı; şuur sahibi olması ve kendine uygun kılıfı (elbisesi), sınırı bulunmasıdır. Bununla beraber, maddeyi ilgilendiren kanunlar ilim adamlarınca tam olarak anlaşılamamışken, nerde kaldı ki, ruhla ilgili kanunlar vahiy içermeyen sırf be sırf akılla anlaşılsın! Bu da madde-mana arasındaki ilişkilerin anlaşılmasında Allahtanımazların en büyük handikapıdır.

Akıl yoluyla giden Roma dehasının karşısına çıkıveren belirsizlik prensibi, megaloman bilim adamlarını kalbinden vurdu. İster-istemez madde dışı, tabiatdışı, sebepler haricinde Müsebbibü’l-Esbâp, Kàdir-i Mutlak, Hakîm-i Mutlak, Kayyûm-u Bâki olan Vahid-i Ehad’i gündeme getirdi. Esasen Allah’ı tanımak için Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi şart değildir, herbir kanun doğru bir bakış açısıyla Allah’a götürür. Ancak klasik mekanikle birlikte belirli kanunların sebep-sonuç zincirleriyle kâinatı yönetmesi şirkine (bilerek; tabiatperestler gibi veya bilmeyerek; dindar felsefeciler gibi) inanılıyordu. Bu gözlükle Heisenberg’in Belirsizlik İlkesine bakınca bu prensibin özünde bir bozukluk(!) bir anlaşılmazlık(!) görünüyor. İşte bu olay akılları gözlerine inmiş bilim adamlarını sebep-sonuç halkasındaki bulanıklığını çözen bir İlâh anlayışına zoraki yaklaştırmıştır. Dikkat edilirse görülür ki, belirsizlik fenomeni insanları öylesine sarsmıştır ki, kendi kafalarındaki düzen anlayışına uymadığı için kanun sınıfına bile alınmayıp ‘prensip, ilke’ olarak adlandırılmıştır (‘Heisenberg’s uncertainity principle’, ‘Heisenberg’s uncertainity law’ değil).

Kuantum Fiziği hakkında aşırı medih ve muhabbet besleyenlerin temelinde işte bu ‘yanlışlama metodu’nun getirdiği inanmakta zorlanma hadisesi yatmaktadır. Bunun tam karşılığı ‘zoraki sevgi’dir. Fırsatını bulduğu an sevdiğinin gözyaşlarına aldırmadan tekmeler onu! Maalesef Hawking tam da bu pozisyondadır. Hawking, Büyük Patlamanın (Big-bang) başlangıcı için geçerli olabilecek bir teori peşinde. Eğer sıfır zamanı diye bir zamanı tanımlayabilirse evreni osilasyon yapar şekilde tasavvur edebilecek ve böylece evren sonsuza dek sebeplerin ilâhlığında tekrar tekrar doğup ölecektir! Çünkü tanrı artık ilk sebep bile olamayacaktır!

Demek ki, yeni bir aksiyonu içermeyen reaksiyon, reaksiyona sebep olan aksiyonun hatalarını taşır. O halde takip edilmesi gereken yol; reaksiyonun getirdiği heyecanla hareket eden yabancılar veya onları tercüme ederek taklit edenler değil; gerçek aksiyon ve bilgi sahibi Kur’ân-ı Kerim’i anlamaktır.

Aksiyonsuz reaksiyona bir örnek: Muhterem papazlar Batının sefihane hayatına sebep olarak teknolojiyi gördüklerinden teknolojiye küsmüşler. Mantık basit; Mercedes fabrikasında çalışan işçi dinlenmek için diskoya gider, diskoda her türlü ahlaksızlık var, o halde kahrolsun teknoloji! Aynı düz mantığın bizdeki tezahürü “sizi gidi Batı kulüpçüleri sizi!” tarzındaki reaksiyoner Müslümanlardır. Halbuki bu problem Risale-i Nur’da halledilmiştir:

Avrupa ikidir; biri semavi dinlerden kuvvet alan teknoloji, diğeri nefis ve şeytanın yol açtığı sefih, rezil hayat. Enteresandır, Avrupanın böylesi bir hastalıkla muzdarip olduğunu, Bediüzzaman’ın sadece tek bir eserini okuyup hayretini benimle paylaşan ateist bir Alman matematik profesöründen öğrendim. Demek Risaleler öyle evrensel ilaçlar taşıyor ki, bazılarını tam olarak hissedebilmek için Avrupalı olmak gerek. Diğer bir kısım Müslümanlardaki dünyevileşme hastalığının da yine aynı tarz bir aksiyon eksikliğinden kaynaklandığı kanaatindeyiz. Yalnız bu sefer muhterem papazların aksine; disko varsa, teknoloji de olacaktır; öyleyse Batının her türlü dansı, kıyafeti, opera vs. taklit edilmelidir! Denge tutturulamayınca birinde tefrit yönünde, diğerinde ise ifrat yönünde aşırılık. Aksiyon eksikliği birilerine teknolojiye sırt çevirttirirken, diğerlerinde; modanın, sefahatin, kahvehanelerin başörtülü müdavimlerini sonuç verince, kendini entelektüel diye tanımlayan bazı köşe yazarları bunu modernizmin başarısı olarak sunup alkışlayabiliyorlar.

Hulâsa, tepkisel hareket yeni bir açılım olmadığı takdirde tepkiye konu olan hareketi ya bizzat ya da zımnen içeriyor. Yukardaki örneği Klasik Mekanik merkezli ele aldığımızda, karşıtlık mahareti ya aşırı Kuantum Fizikçiliği (indeterminizm aşığı) ya da indeterminizm düşmanlığı şeklinde kendini gösteriyor. Tepkisel hareketin fikir hayatında komünizm-kapitalizm ve tutuculuk-anarşistlik (kanuntanımazlık) gibi çok farklı uç yansımaları olduğu halde burada bu kadarla kifayet ediyoruz.

Kuantum Fiziği-Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi

O halde Kuantum Fiziğinin özü sayılan Heisenberg’in Belirsizlik İlkesini ve bir takım ihtimal hesaplarını nasıl yorumlayacağız? Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi bize atom ve atomaltı parçacıklar dünyasında yapılan deneyin sonuçlarında belirsizlik, bulanıklık olduğunu söyler. Bir parçacığın hızı (veya momentumu) ne denli kesin olarak biliniyorsa, onun konumu da o denli belirsizleşiyor, yani net olarak ölçülemiyor demektir. Aynı şekilde konumu ne denli kesin olarak biliniyorsa, hızı o denli belirsizleşir. Benzeri bir ilişki parçacığın enerjisi ve zaman arasında da vardır. Birlikte ölçülemeyen bu özelliklerin herbir çiftine ‘yer değiştiremeyen’ (noncommuting) denir. Buna göre mesela; bir parçacığın önce konumunu sonra momentumunu ölçmekle, önce momentumunu sonra konumunu ölçmek farklı sonuçlar verir. Heisenberg’in Belirsizlik İlkesinin tabii neticesi olarak Kuantum Fiziği ihtimal hesaplarını içerir. Artık hızı bilinen parçacığın konumunun belirli bir aralıkta olma ihtimâlinden bahsedilir.

Bu ve karşıtı EPR (Einstein-Podolsky-Rosen) paradoksunun yorumlanmasında fizikçiler Bohr ile Einstein merkezli iki gruba ayrılmışlardır. Einstein’a göre; Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi’nde, gerçeğin dalga fonksiyonu ve Kuantum Fiziği ile açıklanmasında eksiklik vardır. Kuantum Fiziğini olduğu şekliyle savunan Niels Bohr’a göre; birbirini tamamlayıcı olan özelliklere karşılık gelen fiziksel miktarlar (konum ve hız gibi) aynı anda gerçekliğe sahip olamazlar, yani biri gerçekse diğeri gerçek olamaz.

Telepati mi-Gizli Değişkenler Kuramı mı?

Einstein ile Bohr arasındaki temel fark esasen Heisenberg’in Belirsizlik İlkesine inanıp-inanmamakta yatmaktadır. Bohr, deney sonuçlarının Heisenberg’in Belirsizlik İlkesiyle açıklanabileceğine inanırken, Einstein inanmamış ve bunu “Allah zar atmaz” sözüyle ifade etmiştir. Einstein, Kuantum Fiziğindeki ‘yerel olmama’ (nonlocality) özelliğinin getirdiği eksikliklerden yararlanarak, Heisenberg’in Belirsizlik İlkesinde bir terslik olduğunu ispatlamak ister. Bunun için arkadaşları Boris Podelsky ve Nathan Rosen ile birlikte ‘EPR açmazı’nı 1935’te ortaya atar.6

Bu düşünce deneyine (gedanken experiment) göre; kuantum dolanık parçacıklar (EPR parçacıkları da denir) dolanıklıkları bozulmayacak şekilde birbirlerinden ışıkyılı mesafesinde uzaklaştırılırlar. Bunlardan biri üzerinde ölçüm (mesela momentum) yapıldığında ‘kuantum durum çökmesi’ gerçekleşir. Diğer parçacık bu çökmeden anında (zamansız, telepatik olarak) etkilenir ve kendisi de buna uygun diğer bir kuantum durumuna çöker, artık bunun yer değiştiremeyen eşinin ölçümü (mesela konum) yapılamaz. Halbuki ‘özel görelilik kuramına’ göre ışık hızından yüksek bir hız olamaz, dolayısıyla telepati kabul edilemez. Açmazın diğer tarafı ise: Parçacıkların özel görelilik kuramına göre hareket ettiğini varsayarsak, parçacıklardan birinin momentumunu, diğerinin konumunu ölçebiliriz, çünkü aradaki mesafeden dolayı birbirlerinden habersizdirler. Böylece Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi’nin zıddına her iki yer değiştiremeyen özelliği, her iki parçacık için ölçmüş oluruz. Bu açmazın neticesi olarak Einstein, Podelsky ve Rosen; “öyleyse Kuantum Fiziği gerçeği tam olarak açıklayamamaktadır, bizim bilmediğimiz ‘gizli değişkenler’ vardır” sonucuna varmışlardır.

1970’lerde Kuantum Teorisi ve gizli değişkenler kuramını test etmek için S.J. Freedman ve J.F. Clauser tarafından ‘Kuantum Dolanıklık’ (Quantum Entanglement, aynı sistemdeki parçacıkların spinlerinin birbiriyle bağlantılı hareket etmesi) deneyleri yapılır. Sonuçta Kuantum Teorisinin kazandığı ilân edilir. Böylece, kuantumculara göre dolanık parçacıklar birbirleriyle sonsuz hızda haberleşiyorlar, yani telepati yapıyorlar(!)7

Telepati kelimesi artık işlerin ne denli sarpa sardığını anlatmaya fazlasıyla yeter. Siz her ne kadar ‘zırva tevil kaldırmaz’ deseniz de, telepatinin fiziğini(?) açıklamaya çalışanlar bile var. Yarayı kaşımak istemeyen birçok fizikçiye8 ve A. Shimony’nin9 ‘barışçıl uzlaşı’ olarak adlandırdığı yorumuna göre; parçacıklar telepatiyle haberleşiyorlarmış, ancak bu bilgiler bize ışık hızında veya daha düşük hızda klasik yollarla ulaştığı için ‘nedensellik ilkesi’ bozulmadığından fiziksel olarak mümkünmüş. İyi de, spinlerin birbirinden haberdar olması fiziksel bir olay değil midir ki, sonsuz hız gibi fizikdışı bir kavramla açıklanmaya çalışılıyor? Halbuki EPR’ın gizli değişkenler kuramı; gözlemleyemediğimiz bir takım değişkenler olmalı deyip eksikliği Kuantum Teorisinde aramamız gerektiğini söyleyerek gayet akıllıca ve mahviyetkarane bir tarzı tercih eder.

Gizli Değişkenler Kuramı: Tevafuk

Einstein ve arkadaşlarının yorum tarzı Risale-i Nur okuyucularına hiç de yabancı değildir. Einstein’ın temel felsefesi “Allah zar atmaz”, öyleyse bizim gözlemleyemediğimiz eksik birşeyler olmalı şeklindedir. Bu mütevazi yaklaşım, Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi’nin eksikliği, belki de yanlışlığı anlamına geldiği için kuantumcularca reddedilmiştir.

Einstein’ın çağdaşı Bediüzzaman, “kâinatta tesadüfe tesadüf edilemez” diyerek bunu ayrıntılarıyla açıklıyor. Mu’cizât-ı Ahmediye Risalesi’ndeki bir hadis konuya ışık tutuyor. Mürşid-i Mutlak Hz. Muhammed (asm) Hz. Enes’e (ra) buyuruyor: “Filân, filânı çağır. Hem, kime tesadüf etsen davet et.” Hz. Enes de dışarı çıkar ve kime rastgeldiyse çağırır.10 Kâinatta tesadüfe tesadüf edilemeyeceğinden, demek ki bu kelimenin yoruma ihtiyacı var.

Herşeyde hem mülk, hem de melekût ciheti vardır. Biz insanlar eşyanın mülk cihetine vâkıfken, Hakîmü’l-Hâkimü’l-Mülk ve’l-Melekût melekût cihetini bizlere bazen hadisenin vukuundan hemen sonra açar, bazen bir müddet sonra anlaşılır, geri kalanı da ahireti bekler. Mülk cihetinde Hz. Enes için tesadüf olan şey, hakikat-ı halde yani melekût cihetinde tevafuktur, denk getirilmektir, uygunluktur. Gerçekten de Hz. Enes (ra) oradan kimlerin geçip-geçmeyeceğini bilmediği için tesadüf ettiğini yemeğe davet etmiştir. Ancak insanların hangi sebeple oradan geçtiğini Alîmü’l-Basîr Hakîm-i Mutlak bilmekte, hatta o insanları bir takım vesileleri bahane yaparak yollarını değiştirtmekte, o yoldan geçirmekte, rastgetirmektedir (bkz. ilgili hadis). Demek ki tesadüf dediğimiz şey, cehaletimize verdiğimiz isimdir, hakikati ise hikmet-i İlâhiyedir, tevafuktur.11

Einstein ve arkadaşları ‘gizli değişkenler kuramı’ ile Heisenberg’in Belirsizlik İlkesindeki belirsizlik zannedilen şeyin aslında bizim cehaletimizden kaynaklandığını söyleyerek Bediüzzaman’ın fikirleriyle esasda uyum sergilemiştir. Einstein, Kuantum Fiziğinin gelişiminde katkısı olduğu halde, belirsizlik ilkesini bütün ömrünce reddetmiş, ona karşı bir nevi savaş açmıştır. Bütün ömrünce bahsettiği gizli değişkenleri bulmaya çalışmış, fakat başaramamıştır. Ancak iki arkadaşıyla (Podelski ve Rosen) birlikte EPR paradoksunu öne sürmüş ve bununla belirsizlik ilkesini halen de tartışılır bir konuma getirmeyi başarmıştır.12

1993’te Bennett ve arkadaşları13 bilinmeyen bir kuantum seviyesini bileşenlerine ayırıp, tekrar başka bir yerde aynen birleştirmenin mümkün olduğunu teorik olarak ispatladılar ve bu işlemi de ‘kuantum ışınlaması’14 (quantum teleportation) olarak adlandırdılar. Günümüze değin birçok deney yapıldı, ama artık kimse Freedman ve Clauser gibi aculluk yapıp zafer ilan etmiyor. Çünkü deneysel hassasiyet henüz EPR-Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi kavgasını noktalayacak seviyeye ulaşamadı veya uygun deneysel düzenek geliştirilemedi.15

Kuantum Fiziğindeki iki eksikten bahseden Gregor Weihs ve arkadaşları; “bu deneyler insanları yeniden determinizme dönüşü düşündürmeye başladı” derler, 1998 yılının Phys. Rev. Lett.16 adlı dergideki makalelerinde.

Bediüzzaman Kimle Beraber?

Gelelim makaleye ismini veren soruya. Bediüzzaman kimle beraberdir, Newton ile mi, Einstein ile mi, yoksa Bohr ile mi? Biraz fikir jimnastiği yapalım.

Newton Mekaniği ve Kuantum Fiziği de dahil her türlü sebep, yaratıcılık vasfından eşit derecede uzaktır. Kuantum Fiziğine aşırı iltifat edenleri dürten şey; Newton Mekaniğinde birebir sebep-sonuç ilişkisine karşılık Kuantum Fiziğinde bir sebepe birçok sonuç ihtimalidir. Bu kadar ihtimallerin birleşiminden halâ düzenli bir sistemin çıkıyor olması, o küçücük mahlûkların (atom ve atomaltı parçacıkların) yaratmada müdahalelerinin imkânsızlığını aşikârâne göstermesinden dolayı bir Hayy-ı Kayyûm-u Kàdîr-i Mutlak’a imana zorlamasıdır. İyi, güzel de; Newton Mekaniğinin konusu olan kütleler arası yerçekimini gözönüne alırsak, atom aptal da güneş akıllı mıdır? Atom Allah’ın kudretinde de Güneş bir Hâkim-i Hakîm-i Kàdir-i Zülcelâl’in elinde değil midir ki, determinizm karşıtlığında ölçü kaçırılıyor?

Newton, Bohr ve Einstein’ın dindar olduklarını biliyoruz. Hepsinin de çıkış noktası ve fikir arkaplanında bu inançları açıkca görünmekle beraber, olaylara farklı açılardan bakmışlardır. Newton’da ‘düzen’e atfen düzenleyenin Allah olduğu, Bohr’da ise ‘ihtimal’lerin arasından uygun olanı seçenin Allah olduğu fikridir. Einstein ise olayların melekûtiyet cihetine hasr-ı nazarla tesadüfü tamamen reddederek herbir parçacığın (mahlûkun) Allah’ın kontrolünde olduğunu “Allah zar atmaz” sözüyle ilan eder, yani bir nevi Ehadiyete işaret eder. Bohr gerçeğin gözlemlerin ta kendisi olduğunu kabullenerek Belirsizlik İlkesini savunurken: “Einstein, Allah’a ne yapacağını söylemeyi bırak!” der. Demek ki, Bohr’un düşünce dünyasında mülk-melekût ayrımı, Einstein’ın düşünce dünyasında ise tesadüf-tevafuk farkını bilmemek yatmaktadır. Einstein sürekli ‘tevafuk’ penceresinden bakarken, Bohr ‘mülk’ü melekût zannetmektedir. Einstein’ın bir farkı da, bilemediği bazı değişkenleri öne sürerek açık gedikleri bununla kapatmasındaki insanın acizliğine vurgu yapan alçak gönüllü tavrıdır.

Olayın fiziksel boyutuna gelince; Einstein kendisini ışık hızıyla sınırlarken, Kuantum Fiziği de sonsuz hız kavramını içerdiği için her ikisi de eksiktir. Keza, evrenin yüzde doksanını oluşturduğu hesaplanan ‘karanlık madde’ aday(lar)ı da teorilerde yer almamıştır. Eksikler listesine tartışması halen devam eden esir maddesini17 içermemelerini de ilave edebiliriz.

Gelecek hangi keşiflere gebe bilemeyiz. Yapan bilir, öyleyse bilen konuşur. Kur’ân bütün ilimleri içerdiği halde, zamanla kayıtlı bilim adamlarının bu ilimlerin künhüne vâkıf olduğunu şeytan bile savunamaz. O halde Müslümana düşen Kur’ân mantığıyla; “Âlimü’l Hakîm kendine Newton’u mühendis tutmadığı gibi Bohr’u da Einstein’ı da mühendis tutmamıştır” demektir, vesselâm…

Kaynak:  www.risaleinurenstitusu.org

Dipnotlar

5. G. Löhr, Vorlesungen, Kurt Hübner, Glaube und Denken, Mohr Siebeck, 2001.

6. A. Einstein, B. Podelsky and N. Rosen, Phys. Rev. 47, 777(1935).

7. Bilim Teknik, sayı 395, Ekim 2000.

8. Buna Nasreddin Hoca yaklaşımı diyebiliriz. Malûmdur, kadı Nasreddin hem davalıya, hem davacıya dönerek der ki: “Sen de haklısın, sen de!”

9. A. Shimony, in Foundation of Quantum Mechanics in the Light of New Technology, edited by S. Kamefuchi Physical Society of Japan, Tokyo, 1983.

10. Mektûbat, s. 114.

11. bilmana: Sözler, 24. Pencere.

12. a.g.d.

13. C. H. Bennett, G. Brassard, C. Crépeau, R. Jozsa, A, Peres ve W. K. Wootters, Phys. Rev. Lett. 70, 1895 (1993).

14. Burada ışınlanan şey parçacığın kendisi DEĞİL, kuantum özellikleridir.

15. Einstein ve arkadaşları makalelerinde, birbirine ışıkyılı mesafesindeki (yaklaşık 10 milyar km) kuantum dolanık parçacıklardan bahsederken, bugün için deneylerde ulaşılabilen en büyük uzaklık 10,9 km’dir (W. Tittel et. all., Phys. Rev. Lett. 81, 3563 (1998).

16. Physical Review Letters dergisi milletlerarası yayın yapan A sınıfı ciddi, bilimsel bir fizik dergisidir. Phyics Today ve American Scientist gibi popüler bilim magazini dergileriyle karıştırılmamalıdır.

17. Michelson-Morley deneyinde (1887’de ve yakın zamandaki tekrarlarında) esir maddesi görülemeyince, bunu yorumlayan bazıları görünmüyorsa yoktur derken; insaf sahibi fizikçiler ise görememenin yokluğa isbat olamayacağını söylüyorlar.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s